| Yazar | : | Emine Gürsoy Naskali, Mesut Şen |
| İsbn | : | 9756403217 |
| Yayın Tarihi | : | Ocak, 2004 |
| Dil | : | Türkçe |
| Sayfa Sayısı | : | 357 |
| Ölçü | : | 13,5 x 21 cm |
| Yayınevi | : | Kitabevi |
"Neden tuz?" Tuz, çünkü mütevazı konuları daha yakından, daha: derinlemesine ve daha uzun zaman dilimlerini göz önünde bulundurarak incelememiz gerektiğini düşünüyorum. Böylece yaşamın dokusunu parmaklarımızın arasında ovuşturacağımızı hissediyorum. Bir "varlığını hissetme meselesi" de diyebilirsiniz.
Tuz, tabii, tuzluğun içindeki haliyle, gündelik bir nesne. Toplar atılarak, davullar çalınarak sözünü ettiren bir nesne değil. Ancak tuz insan için hep değerli olmuş, insan tuza hep değer vermiş; çünkü dipfriz öncesi çağlarda yiyecekler tuzlanarak muhafaza edilmiş: Turşular kurulmuş, peynir yapmak için tuza ihtiyaç duyulmuş, zeytin, et ve balık tuzlanarak saklanmış, tansiyon düşmesi tuzla geçiştirilmiş. Deri tuzlanarak terbiye edilmiş (gerçi çevreyi kirlettiği için dericiler artık deriyi tuzla terbiye etmiyorlarmış).
Dipfriz çağında da tuz önemini kaybetmemiş: Bu sefer de soğutma sistemleri tuz ile çalıştırılmış, çeşitli kimyevi maddelerin üretimi tuz kristalleri sayesinde yapılmış. Tuz kristalleri küp biçiminde çok güzel şekiller.
Altaylarda tuz bulunmuyor, tuz çok kıymetli bir şey; çok uzaklardan çok meşakkatli yollar kat edilerek Altaylara getiriliyor. Daha doğrusu tuz getirmeye gidenler açlıktan, susuzluktan, soğuktan yolda helak olup geri dönemiyorlar. Tuza gidip de dönen yok gibi. Bu sebeple de gözden çıkarılan yaşlılar tuza gönderiliyorlar. Altay Türkçesinde tuska bar- (tuz getirmeye gitmek) deyimi "ölmek" anlamına geliyor.
Tuz, Romalı askerlere ücret olarak verilmiş; tuz dağıtımı olarak yapılan bu ödemenin Latincedeki adı salarium.