| Yazar | : | Doğan Avcıoğlu |
| Yayın Tarihi | : | Şubat, 1969 |
| Dil | : | Türkçe |
| Sayfa Sayısı | : | 548 |
| Ölçü | : | 16 x 24 cm |
| Yayınevi | : | Bilgi Yayınevi |
Diyorlar ki, bu düzene dokunulamaz, bu düzen atalarımızdan kalmıştır. "Bu düzeni yıkmak, değiştirmek istemek, milletimizin değer hükümlerini, inançlarını, örf ve ananelerini ortadan kaldırmak demektir."
Bu düzen, gerçekten, milletimizin değer yargılarını, inançlarını ve geleneklerini yansıtan, atalarımızdan kalma ve korunmaya değer bir düzen midir?
Sorunun cevabını tarihimize, bize unutturmak için çaba harcanan tarihimize, bırakalım. Çok gerilere gidecek değiliz: 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra, Oğuz boyundan Türklerin büyük yığınlar halinde Anadolu'ya akmasıyla, önce Selçuklar, sonra Osmanlılar olmak üzere, Anadolu'da Türk devletleri kuruldu. Gerek Selçuk, gerek Osmanlı devleti, çağına göre ileri bir toplum düzenine dayanmaktaydı. O tarihlerde biz Batı'ya değil, Batı bize el açmaktaydı. Fransa Kralı François I, Osmanlı Devletinden 2 milyon düka altın borç ile cephane, at ve savaş gemisi istemekteydi. Akdeniz adaları ve İtalya, açlıktan ölmemek için Türk buğdayına muhtaçtı. 2 Kraliçe Elizabeth, Türklerin yün boyama tekniğini çalmak ve İngiltere'ye Türk işçileri kaçırmak amacıyla İstanbul'a ajanlar gönderiyordu. Fransız yazarı Braudel'e inanmak gerekirse, Kral Henry VIII, Kanuni Süleyman zamanında, Türk Hukuk Sistemi'ni incelemek üzere İstanbul'a heyet yolluyordu.
Çağına göre ileri bir uygarlık düzeyine ulaşmış olan Osmanlı düzeni, tarihin tanıdığı toplumsal kuruluşlar açısından, nereye yerleştirilebilir? Başka bir deyişle, o tarihlerde Osmanlı toplumu, Batı ülkeleri gibi, feodal düzenin içinde miydi? Tarihçilerimiz, bu soruya, "Hayır, Osmanlı toplum düzeni, Batı feodalitesinden farklıdır" cevabını vermektedirler. Osmanlılarda merkezi bir devlet yapısı ile toprakta devlet mülkiyetinin varlığı ve bir aristokratik hiyerarşinin olmayışı, "sipahi"nin "senyör"den çok memura, "reaya"nın ise "serf"ten çok "hür köylü"ye benzetilişi, tarihçilerimizi böyle bir düşünceye itmektedir. Ne var ki, yalnız farkları belirtmekle yetinen tarihçilerimiz, "Peki, Batı feodalitesi değildik, ama neydik?" sorusunu cevapsız bırakmaktadırlar...