| Yazar | : | Fazıl Gökçek |
| İsbn | : | 9750503880 |
| Yayın Tarihi | : | 2006 |
| Dil | : | Türkçe |
| Sayfa Sayısı | : | 213 |
| Ölçü | : | 13 x 19,5 cm |
| Yayınevi | : | İletişim Yayınları |
On dokuzuncu yüzyıl, Osmanlı Devleti için zor ve bir o kadar da karmaşık bir dönemdir. Tanzimat Fermanı'na kadar, Müslümanların egemen olduğu, diğer dinlere mensup milletlerin ise kendileri için belirlenmiş ve sınırları çizilmiş bir haklar ve sorumluluklar dairesi içinde yaşadığı bir toplum yapısı vardır; devletin sınırları içinde yaşayan herkesin bir ortak kimlik altında toplanmasına ihtiyaç duyulmamış, toplumdan böyle bir talep de gelmemiştir. Ancak Batılı devletlerin, özellikle de İngiltere ve Rusya'nın, gittikçe zayıflayan Osmanlı Devleti'nin karşısına gayrimüslimlerle ilgili birtakım taleplerle çıkması, Osmanlı Devleti'ni bu müdahaleler karşısında bir tedbir almaya yöneltmiş ve Osmanlı aydınları ve devlet adamları din, dil ve milliyet ayrımı gözetmeksizin bütün halkı aynı şemsiye altında toplayacak bir ortak kimliğe ihtiyaç olduğunun farkına varmışlardır. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı ve gayrimüslimlerin statüleriyle ilgili diğer bazı düzenlemelerin temel amaçlarından birinin bir "Osmanlı" üst kimliği oluşturmak ve böylece hukuki ve siyası anlamda "vatandaşlık" prensibine dayanan bir yönetim anlayışını egemen kılmak olduğu söylenebilir. Tanzimat'tan önce, meşruiyetini Tevbe suresinin 29. ayetinden ve Hz. Muhammed'in uygulamalarından alan "zımmi" hukukuna bağlı olarak yaşayan gayrimüslimler, Tanzimat ve onu takip eden düzenlemelerle -teorik olarak- yeni bir statüye kavuşmuşlardır. Bu yeni statü alt kimlikleri ortadan kaldırmamış, gayrimüslimler 25 Nisan 1861'de Rum Patriği Nizamatı, 18 Mart 1863'te Ermeni Milleti Nizamnamesi ve 22 Mart 1865'te Yahudi Milleti Nizamnamesi ile Osmanlı vatandaşı olmanın yanı sıra ayrı milletler olarak kabul edilmişlerdir.
Tanzimat Fermanı Batılılaşma tarihimizin resmi başlangıç belgesi olmakla birlikte, bu yeni medeniyete ait tiyatro, hikâye ve roman gibi türler edebiyatımıza ancak 1850'li yıllardan sonra girebilmiştir. Eski edebiyatın "hakikat"ten ve "tabiat"tan uzak olduğu iddiasıyla ortaya çıkan ve 1870'li yıllardan itibar