| Yazar | : | Şakir Eczacıbaşı |
| İsbn | : | 9759503735 |
| Yayın Tarihi | : | 2006 |
| Dil | : | Türkçe |
| Sayfa Sayısı | : | 211 |
| Ölçü | : | 0 x 0 cm |
| Yayınevi | : | Eczavıbaşı Holding |
Günümüzün önde gelen düşünürlerinden George Steiner, en yeni kitaplarından birini, "kahve kültürü"nün Avrupalı olma durumunun temel ölçüsü sayılması gerektiği savına ayırmış. Ağır, derin bir yazardır Steiner; ama bu kez belli ki yumuşak bir metin yazmak istemiş: Kahvelerinin çeşitliliği nedeniyle Viyana'yı, Prag'ı, Lizbon'u 'tipik bir Avrupa şehri' olarak tanımlaması iyi hoş da, kahvesiz Londra'yı salt bu gerekçeyle haritanın dışına itmesi bana biraz zorlama bir çaba olarak göründü. Beterin beteri: Kitapta İstanbul'un adına hiç rastlanmıyordu.
Anlaşılan, Doğu'nun kahvelerini ayırıyor Steiner de. On yıl kadar önceydi, İstanbul'a kapsamlı bir kahve sergisi tasarısıyla gelen Gerard Georges-Lemaire benimle karşılaşmak istemişti; görüşmemizde, bu standart Batılı kafanın içinde aşılmaz bölgeler olduğuna tanık olduydum: Nerval'den bir buçuk yüzyıl sonra, farklı bir dünyadan hala hiçbir eşiği aşamaksızın söz edilmesi bana hüzün veriyor. Eskiden öfkelenirdim.
Avrupa'nın doğu kapısı kimilerine göre Viyana'dır, kimileri içinse 'öteki kıta' İstanbul'dan başlar. Bu sınır ölçüsünü hiçe sayanların sayısı son yıllarda neyse ki arttı. Kahvehaneler, kahve kültürü, bir fantezi olmanın ötesinde, Avrupalılığın göstergesi olarak değerlendirilebilir mi, ayrı; bir başına olguyu ele aldığımızda, olabildiğince nesnel tartımlarla, Asri Zamanlar'ın, modernitenin belirleyici topografik kesitleri arasında yer aldığını gördüğümüz kahve konusunda, İstanbul'un ayrıksı, özel bir anlamı, tarihi olduğunu duraksamadan söyleyebiliriz sanıyorum.