| Yazar | : | Hans Koepf |
| Yayın Tarihi | : | 1986 |
| Sayfa Sayısı | : | 22 |
| Ölçü | : | 22,5 x 21 cm |
| Yayınevi | : | TTOK |
Marmara Denizi'nden İstanbul şehrine doğru yaklaşılırken ilk göze çarpan şey, tabiatı vurgularcasına tepelerin üzerine yerleştirilmiş bulunan yüksek kubbeli heybetli camilerdir.
Özellikle gün doğarken sisin içinde yavaş yavaş belirmeye başladıklarında, ister istemez esrarlı bir hayali hatıra getirirler. Daha başlangıcında şehre damgasını vurmuş olan kubbeler, yapı sanatının temel örneklerinden biri olarak gelişimlerini sürdürmüşlerdir. Özellikle akşamları ateşten bir top Marmara Denizi'nde batarken, "Altın Boynuz"dan bakılınca sislerin arasında parlayan altın kubbeler, şehirlerine bir kez daha dramatik biçimde veda ederlerken, "Altın Boynuz"dan bakılınca sislerin arasında parlayan altın kubbeler, şehirlerine bir kez daha dramatik biçimde veda ederler.
Bunun karşısında, büyük yarımadanın üzerinde yer alan ve çeşitli yapı gruplarından, avlular ve pavyonlardan oluşan eski Saray, daha hafif bir profil çizer ve bir taçtan çok, inci bir kolyeye benzetilebilir. 1500'lerden sonra Türkiye denizlere hakim büyük bir güç durumuna geçtiğinde, sultanlar saraylarını Boğaz'ın iki kıyısında kurmaya başladılar. Bunlar önceleri büyük ahşap yapılar iken, daha sonraları Avrupa'nın da etkisiyle debdebeli taş yapılara dönüştüler. İçlerinde en muhteşemleri, Dolmabahçe ve ne yazık ki, sonradan hasara uğramış olan Çırağan sarayları idi.
Bu sarayların arkasında, doğal olarak gelişmiş orman alanları ve daha küçük pavyon türü şatocuklar olarak nitelendirilebilecek köşklerle bezenmiş, sultanların yazlık ikametgahlarını barındıran geniş parklar uzanıyordu. Bu bina lüksü, önceleri neredeyse sultanlık simgesi haline gelmiş olan çadırlarda yaşayan Osmanlı hükümdarlarının ilk dönemlerindeki yaşama alışkanlıklarının tam bir karşıtıydı. Osmanlıda bu gelişme gözlenirken, Batıda bunun aksine bir dönüş başlamıştı.