| Yazar | : | İsmail Tokalak |
| İsbn | : | 9789944547204 |
| Yayın Tarihi | : | Eylül, 2010 |
| Dil | : | Türkçe |
| Sayfa Sayısı | : | 688 |
| Ölçü | : | 16 x 24 cm |
| Yayınevi | : | Gülerboy Yayıncılık |
Türkiye'de yapılan tarih araştırmalarının son yıllarda daha bilimsel hale gelmesi, tarihi olaylara daha tarafsız bakılmaya çalışılması ve yeni belgelerin ortaya çıkmasıyla Türklerin kendi tarihi gerçeklerini öğrenebilmesini biraz daha kolaylaştırmıştır. Fakat Türk tarihinin gerçeklerini halka, okullar vasıtasıyla genç nesle aktarma konusunda hala büyük engeller vardır. Bu engellerin başında Osmanlı'dan itibaren günümüze kadar Türk tarihinin belli merkezden günün ideolojilerine uygun olarak şekillendirilmiş olması ve halkın büyük bir kısmına da bu tarihin doğru kabul ettirilmesidir. Bunun sonucu olarak tarihi gerçeklerin bir kısmı çarpıtılmış resmi ideolojinin içinde hapsedilmiş, klişeleşmiş tarih öğretisi dokunulmaz tabu haline gelmiştir.
19. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğunun son yılların da ve 20. yüzyılın başlarında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte, Türkiye'de kültürel kimlik arayışı daha da hız kazanmış, bu kültürel arayış daha çok Orta Asya kaynaklı saf Türklük sonra da İslam çerçevesi içine oturtulmaya çalışılmıştır. Saf bir Türk kimliği arayışına yöneliş sonucunda Türklerin kültürel kimliğine yabancı kaynakların etkisi olduğu tezleri şiddetle reddedilerek bu iddialar karşı tezlerle çürütülmeye çalışılmıştır. Bu nedenle, Doğu Roma-Bizans uygarlığının (330- 1453) Osmanlı uygarlığını (1300?- 1453) yılları arasında etkilediği yönündeki görüş Türkiye'de benimsenmemiştir. Bu görüş resmi ideolojiye uygun düşmediğinden, üniversitelerde Bizans tarihi kürsüsü kurulmamış, üniversitelerde bu konuda akademik bir teşvik olmamıştır.
19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında, bazı Batılı Eski Yunan ve Roma-Bizans tarihi uzmanları2 Bizans kurumlarıyla Osmanlı kurumları arasında bazı benzerlikler olduğuna dikkat çektiler.3 20. yüzyılın başlarında Türkiye'de yüksek miktarda okuma yazma bilmeyen bir kitle (1927 nüfus sayımına göre %87) ve çok az sayıda entelektüel olduğu için bu iddialar Türkiye'de fazla bir yankı yapmadı. Bu iddialar o dönemdeki bir avuç entelektüe1in içinde kendini oldukça iyi yetiştirmiş çok iyi Fransızca bilen Fuat Köprülü'nün (1890-1966) dikkatini çekti.