Anish Kapoor İstanbul'da
| Yayın Tarihi | : | 2013 |
| Dil | : | Türkçe |
| Ölçü | : | 16 x 21,5 cm |
| Yayınevi | : | Sakıp Sabancı Müzesi |
Anish Kapoor'un 2013 Berlin sergisine gittiğimde, Bergama Müzesi ndeki bir sergide daha önce görmediğim bir heykelcikle karşılaştım; binlerce yıldır küçücük kaymaktaşı yuvasında oturan, kadim Uruk kentinin bir rahibini temsil ediyordu.’ Zihnim, günümüzde algı dünyasıyla derinden ilgilenen birkaç sanatçıdan biri olan Kapoor’la bu kadar meşgulken bu heykelciğe rastlamak şaşırtıcı geldi.
Taşın oyuğunda oturan rahip her birimizin bu dünyadaki varlığına ilişkin düşünceler uyandırdı bende, içsel yaşamımız ile dışsal yaşantılarımızın zihin ve bedende nasıl buluştuğu üzerine düşünmeye sevk etti. Heykelcik Merleau-Ponty'nin sözleriyle dile geliyordu sanki, “bir zihin ve bir bedenden ziyade, bedeni olan bir zihindir insan” diyordu; bedeni çevresindekilerde içkin olduğu zaman gerçeği kavrayabilen bir varlıktır.
Dolayısıyla, Uruk heykelciğini Kapoor’un sanatındaki baskın estetik biçim olan oyuklarla ilişkilendirmeme neden olan yalnızca onun yuvarlak biçimi ya da oyuklu bir taş oluşu değildi; bu oyukların nasıl bir algısal işlev gördüğüne bir Kapoor heykelinin ona bakanda nasıl bir duyumsal tepki yarattığına dair dolaylı bir gönderme içeriyordu o heykelcik. Kapoor’un taş ya da başka malzemeler kullanarak yarattığı oyuklar, kelimenin tam anlamıyla izleyiciyi kendi içine davet eder. Her heykel, izleyiciyi bir iç âleme, bedeni olan zihne girmek üzere ayartır. İzleyicinin başı, içi oyulmuş alana doğru yaklaşır, gözler karanlık oyuğun derinliklerini görmeye çabalar, yapıta bakmak yapıtın başlattığı ama izleyicinin tamamına erdirdiği kinestetik bir deneyime dönüşür. Bu süreçte tuhaf bir mahremiyet, gerçekten de eserin adeta içinde olma duygusu vardır, oysa fiziki olarak yapıtın elbette dışsndayızdır...