Öğleden Sonra Aşk

Yazar : Nedim Gürsel
İsbn : 975293062x
Yayın Tarihi : Aralık, 2002
Dil : Türkçe
Sayfa Sayısı : 146
Ölçü : 13,5 x 19,5 cm
Yayınevi : Doğan Kitap

Dövüşür gibi seviştiğimiz öğleden sonraların anısı sürüyor hala. Sıcak bir yazdı. Denize sırtını dönmüş, inişli çıkışlı sokaklarını, birbirini dikey kesen geniş, asfalt caddelerini karaya, engebeli arazide yayılan çıplak tepelere doğru çevirmiş o beyaz kentin tüm yazları gibi. Cehennem yeryüzüne inmiş sanırsın, öylesine sıcak bir temmuzdu. Üst üste yığılan apartmanların teraslarında bitkiler kurumuş, günbatımında sulanan saksılardaki çiçekler bile solmuştu. Aşağıda, dar sokak boyunca sıralanan birörnek yapılar da sıcaktan nasibini alıyordu; yer yer erimiş, katranı kağşamış asfalt da. Biz içerde, loş odanın serinliğindeydik. Tepemizde dönüp duran vantilatör hava dolaşımını sağlıyor, sevişmekten yorgun düşen gövdelerimize hoş bir dinginlik veriyordu. Odamızın panjurları gün boyu kapalıydı. Açsak güneş girecek içeriye. Ezip geçecek çıplaklığımızı, beynimizde yuva kurup düşlerimizi esir alacak. Evet, düşlerimizi bile. Öylesine çok düş gördüm ki o yaz! Panjurları açsak, biraz aralasak terasa açılan cam kapıyı, kentin gürültüsü dolacak içeriye. Dura kalka ilerleyen hantal ve san troleybüslerin fren sesleri, taksilerin ardına dek açık radyolarından haykıran müzik, yokuş çıkan arabaların homurtusu ve sokak satıcılarının resmigeçidi. Anımsıyorum. İstanbul'un kenar mahallelerindeki gibi Atina'nın o kuytu semtinde de zerzevat satan, öğle uykusuna yatmıştım mahalleyi hoparlörle ayağa kaldıran seyyar satıcılar vardı. Belki hala vardır ama ben oraya gitmeyeli yıllar oldu. Eskilerin deyimiyle tam bir "rub-ı asır", yani çeyrek yüzyıl. Hatta, çeyrek yüzyıldan da fazla. Bir çekme katın ön terasına açılıyordu odamız. Köşede iki kişilik pirinç karyola, başucunda mavi karpuzlu bir lamba, duvarda, boy aynasının hemen yanında radyo ve kasetçalar, giysilerimizi gelişigüzel yığdığımız, mübadele günlerinden beri hala naftalin kokan, kapağındaki resimde akşamsefaları ile zambaklar açan, çayırlar göveren o çıngıraklı, güzel sandık. Manzaraya da, doğrusu diyecek yoktu. Denizi göremiyorduk ama günbatımında, meltemin sürüklediği tek tük bulutlarla birlikte kokusu geliyordu. Sonra ayaklarımızın altında yayılan kent…
******