Genç Mühendisler Genç Yöneticiler İ.T.Ü. Makine Fakültesi 1960 Mezunları Sizin İçin Yazdı

Yazar : Oktay Aras
Yayın Tarihi : Mayıs, 2014
Dil : Türkçe
Sayfa Sayısı : 356
Ölçü : 17,5 x 25 cm

Kitabı indir: https://goo.gl/5cUGGR

Yıllardan beri anlayamadığım bir konudur. Niçin belli mevkilere gelen, belli sorumlulukları yüklenmiş kişiler, tecrübelerini, yaptıkları ve yapamadıkları şeyleri yazılı olarak kendinden sonrakilere aktarmazlar. Hatta düşünüyorum da, bunu yasal olarak zorunlu hale getirmek ve böylelikle gelecek nesillerin faydalanacağı muazzam bir arşiv oluşturmak belki de en sağlıklı yol olabilir. Fakat ülke olarak ne elimiz kalem
tutuyor (etrafınıza bakın kaç kişi günlük tutuyor), ne de kitap okuyoruz.
“Yaşam Kitabı” konusunu tartışırken, birçok arkadaşımız haklı olarak “Bunları yazsak da kim okur” dediler. Doğru... Birleşmiş Milletler istatistikleri bize Türkiye’de kimsenin kitap okumadığını gösteriyor. Bunlara bir göz atalım:
- Toplam nüfusu sadece 7 milyon olan Azerbaycan'da kitaplar ortalama 10.000 tirajla basılırken, nüfusu 10 katı olan Türkiye'de 1000 - 2000 civarında basılmaktadır.
- Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen yıllık kitap alımı, ortalama 100 ABD doları, Türkiye'de ise bu rakam 10 ABD dolarının altındadır.
- Türkiye'de her 100 kişiden sadece 4.5 kişi kitap okuyor.
- Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye'de sadece 23 milyon (ders kitapları hariç).
- Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'nda, kitap okuma oranında Türkiye, Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada.
- Japonya'da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7, Türkiye'de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor (ders kitaplarının dışında).
- Türkiye'de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1960'a göre 17 kat arttı.
Ama yüksek öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1960'ın altında kaldı.
Görülüyor ki Türkiye’nin gelişmiş ülkeler seviyesine ulaşması için sadece ekonomisini düzeltmeye değil, kültürel yapısını da değiştirip geliştirmeye ihtiyacı var.
Peki bizler, devlet veya özel sektörde en üst mevkilerde görev yapmış, ülkemizin bugün gelmiş olduğu yerin oluşmasında olumlu veya olumsuz etki yapmış kişiler de ülkemizin büyük çoğunluğu gibi, bugüne kadar edindiğimiz birikimlerimizi, bizden sonraki nesillere aktarmak için hiçbir çaba sarf etmeyecek miydik. Genç mühendisler, genç yöneticiler, gene bizim geçtiğimiz aynı yollardan geçip, aynı deneyimleri yaşayıp, aynı hataları yaparak mı olgunlaşmalıydılar. Onlara yol göstererek, benzer olaylardaki davranışlarımızın sonradan nasıl neticelendiğini, iyi veya kötü sonuçlarını anlatarak, daha iyi gelişmelerini, ülkeye daha faydalı olmalarını sağlamak bizim görevimiz değil miydi?..
Mezuniyetimizden bu yana tam elli yıl geçti. Nereden nereye geldiğimizi anlamak için 1960 yılında Türkiye nasıldı bir ona bakalım. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 1963-1967 yıllarını kapsayan bir plandır. Bu çalışmanın girişinde 1960 yıllarının başındaki Türkiye’nin bir fotoğrafı verilmektedir:
“Nüfusumuz 27.6 milyondur. Nüfus yılda %3 artmaktadır. Büyük kütleler çok kötü şartlar içinde ve uygarlık araçlarından yoksun olarak yaşamaktadır. Okuma yaşında bulunan ve bu yaşı aşmış çocukların yüzde 60’ı okuma yazma bilmemektedir. Köylerin yüzde 53’ü, kasabaların yüzde 55’i içme suyundan yoksun veya yeteri kadar içme suyu bulamayacak durumdadır. Nüfusun yüzde 69’u elektrikten faydalanamamaktadır. Doğan her 1000 çocuktan 165’i bir yıl içinde ölmektedir. Nüfusun yüzde 2.5’u veremlidir. Buna karşılık 4 bin kişiye bir doktor düşmektedir. Şehir konutlarının yüzde 30’u oturulamayacak durumdadır. En büyük üç şehirdeki nüfusun yüzde 30’u tek odalı evlerde yaşamaktadır. Gecekondularda yaşayan insan sayısı 1.2 milyondur. 1960’daki gayri safi milli hasılamız 5.5 milyar dolar, kişi başına düşen gelir ise 205 dolardır. Tarımın milli gelir içindeki payı %42, sanayinin ise %23’dür. İthalatımız 468.2 milyon dolar, ihracatımız ise 320.7 milyon dolardır. ” Bu elli yıl boyunca ülkemiz ve bizler ne kadar değişiklikler geçirdik... Bir düşünün... Televizyonun, bilgisayarın olmadığı günleri... Hesap makinesi yerine, bugünkü öğrencilerin ancak müzelerde gördüğü, sürgülü hesap cetvellerini kullandığımız günleri... Üç kuruşa bindiğimiz tramvayları... 1960’da 27 milyon olan Türkiye nüfusunu, 1 milyon 890 bin olan İstanbul nüfusunu... Üç bin öğrencili ve beş fakülteli İ.T.Ü.’nün yirmiyi aşkın bölümlü ve yirmi beş bini aşkın öğrencili üniversite haline dönüşünü... 1960’da 21 bin olan İstanbul’daki otomobil sayısının, 2010 sonunda iki milyona çıkışını... Bir telefon bağlatmak için saatlerce beklemekten, bugün ilkokul çocuklarının bile elinde bulunan cep telefonlarına geçişi... Bu ve bunlara benzeyen yüzlerce, binlerce olumlu olumsuz değişimi, gördük, izledik yaşadık… Peki bu olumsuz veya olumlu değişimlere bizlerin hiç mi katkısı olmadı?.. Acaba sonradan kendimizle hesaplaşırken hiç “Şunun yerine bunu yapsaydım bazı sonuçları değiştirebilirdim” dediğimiz olmadı mı?.. Bu düşüncelerden yola çıkarak “Yaşam Kitabı”nın bir ilk olarak 1960 İTÜ Makine Fakültesi mezunları tarafından yazılmasını ve çalışmanın gerek bizim yaşlarımıza gelmiş bütün mühendislere gerekse diğer bütün meslek mensuplarına bir örnek olmasını öngördüm. Onlar da bunu bir gelenek haline getirerek kendi deneyimlerini sonraki nesillere aktarsın istedim. Bu yaklaşıma arkadaşlarımızın da katılmasıyla elinizdeki yaşam öyküleri doğdu. Gönül isterdi ki bu çalışmaya tüm 1960 mezunları katılsın. André Gide’in bir sözünü hatırlatmak isterim: “Hatıra yazmak ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır!..”
Oktay Aras
******